30 Nisan 2020 Perşembe

1 MAYIS NEDEN İŞÇİ BAYRAMI ?

Her yıl tüm dünyada işçi bayramı olarak kutlanan gündür 1 Mayıs. Peki hiç merak ettiniz mi, neden 1 Mayıs ?

İşin ucu çok eskilere ilk sendikalara kadar dayanıyor. Aslında dünyada ilk sendikal hareket Selçuklu döneminde Ahi Evran'ın ( tam adıyla Şeyh Nasirüddin Ahi Evran bin Abbas) girişimiyle oluşmuş, bugün AHİLİK OCAĞI adıyla bildiğimiz, iş grupları arasında yardımlaşma dernekleri kurulmuştur.
Ahilik ocağı ise Anadolu coğrafyasında Fütüvvet akımından gelmekteydi. Fütüvvet sadece dini kısmı (tekkelerde yaşayan dervişler...vb) ilgilendirirken, ahilik tüm meslek dallarına kapılarını açarak dünya üzerinde bilinen en eski sendikal hareket olmuştur.

Selçuklu'dan Osmanlı'ya miras kalan bu düzen zaman içerisinde tüm dünyaya yayılmış, Avrupa'nın farklı ülkelerinde sanayi devrimi ve feodalitenin yıkılmasıyla küçük küçük teşkilatlanmalar başlamış, 1800lerde ise ilk ciddi ulusal sendikalar ortaya çıkmaya başlamıştIr. Avrupa'da yayılan bu akım haliyle ana karadan Amerika'ya ve Avustralya'ya da sıçramış, ABD Avustralya'da da büyük sendikalar kurulmaya başlamıştı. Hatta ilk büyük sendikal yürüyüş 1856'da Melbourne'de taş ve inşaat işçileri tarafından yapılmıştır.

ABD'de buharlı makinelerin çıkmasıyla iş yükü artan, haftada 6 gün 12 saat çalışan işçiler, şartların hafifletilmesi için Chicago Eyaleti Kentucky şehrinde bulunan Louisville kasabasında 1 mayıs 1886'da miting düzenlediler. O tarihe kadar zencilerin girmesinin yasak olduğu kent meydanındaki parka yarım bilyon kadar beyaz ve siyahi işçi birlikte girerek ABD ırkçılığına karşı hareketi de başlatmış oldular ve önyargıları yıkmaya başladılar. Mitingler 4 mayıs tarihine kadar sürdü. Aradan geçen 3 günde bazı fabrikalardan atılan işçiler için fabrika önlerinde mitingler yapıldı.

3 mayıs günü bir fabrika önünde düzenlenen miting sırasında grev yapan işçilere destek verilirken miting yapan grup fabrikaya saldırdı ve grev kırıcı işçileri dışarı attı. Bu hengame sırasında polisin ateş açmasıyla 4 işçi öldü, onlarcası ise yaralandı. Bu olay kıyametin başlangıcı oldu. 4mayıs tarihinde şehir meydanında toplanan işçiler slogan atarken nereden geldiği belli olmayan bir bomba tam da polislerin olduğu yerde patladı.  Olayda 7 polis öldü, 69 polis yaralandı. Olayın zanlısı olarak 8 işçi yargılanmak üzere seçildi ve içlerinde en genç olan Louis Lingg isimli işçi suçlu bulunarak idama mahkum edildi. Fakaat bu genç işçi idam edilmeden 1 gün önce tutuklu bulunduğu hapishanede intihar ederek hayata gözlerini yumdu.

Bu olayların tartışmaları yıllarca sürdü. 14-21 temmuz 1889'da toplanan İkinci Enternasyonel'de Fransız bir işçi temsilcisi, bu olayların başladığı 1 Mayıs tarihinin "Birlik, mücadele ve dayanışma günü" olarak kutlanması önerisini sundu ve bu öneri kabul edildi. Takip eden ilk 1 Mayıs günü olan 1 Mayıs 1890'dan itibaren ikinci enternasyonel'e katılan ülkelerde kutlanmaya başlandı ve yıllar içerisinde tüm dünyaya yayıldı.Özellikle sosyalist ve komünist ülkelerde büyük kabul gördü ve milli bayram gibi kutlanmaya başlandı.



Osmanlı'da ilk kez 1911'de Selanik'te tütün, pamuk ve liman işçileri tarafından kutlandı. 1912'de ilk kez dönemin başkenti İstanbul'da da kutlandıysa da akabinde başlayan 1. Dünya Savaşı sebebiyle Osmanlı'da bir daha kutlanamadı. 1921'de Türkiye Sosyalist Fırkası'nın çağrısı ile İstanbul'da kutlandı ve işçilere tatil ilan edildi. 1922'de Kurtuluş Savaşı'ndaki yardımlarına karşılık Sovyetler Birliği temsilcileri ile Ankara'da "İŞÇİ BAYRAMI" adıyla kutlandı. 1923'de Devlet tarafından'da resmi olarak kutlanan 1Mayıs'ın ,  1925 yılından itibaren "Takrir-i sükun" yasaları çerçevesinde toplu olarak kutlanması yasaklanmış, fakat resmi tatil olmaktan çıkarılmamıştır. 1935 yılına kadar süren bu yasak sonradan kaldırılmış ve yeniden tüm yurtta kutlanmaya başlamıştır. 1980 darbesiyle yasaklanan ve resmi tatil olmaktan çıkarılan 1 Mayıs, 2009 yılında hükümet tarafından yeniden resmi tatil olarak ilan edilmiş fakat gösterilerin kontrollü yapılmasına karar verilmiştir. Günümüzde halen 1 Mayıs kutlamalarının simgesi olan İstanbul'daki Taksim meydanında kutlamaların yapılması yasaktır. Kutlamalara katılmak isteyen sendikalar, devlet birimlerinden izin alarak , güvenlik için önceden belirlenmiş yerlerde kutlama yapmaktadır.

Tüm işçilerimizin huzurlu ve olaysız bir bayram kutlaması dileğiyle...



24 Mart 2020 Salı

KAZIKLI VOYVODA EFSANESİ


III. Vlad Tepeş, nam-ı diğer Kazıklı Voyvoda. Ölümünün ardından 544 yıl geçmesine rağmen insanlar O’nu tartışmaya hala devam ediyor. Efsanelere, filmlere, kitaplara hikâye olan bu adam kim? Neden bu adam bu kadar tartışılıyor? Kim bu adam?

            III. Vlad 1431 yılında dünyaya gelen Vlad, babası Osmanlı’ya yenilince II. Murad’a rehin verildi. Rehin olmasına rağmen gayet rahat bir gençlik yaşadı. Nif ve Tokat bölgelerinde şehzadelerle birlikte yaşadı. 1448’de II. Kosova Savaşı sonrasında Osmanlı’nın desteğiyle Macaristan’ın elinde olan Eflâk’ın başına geçme girişiminde bulundu fakat başarısız olarak yakalandı ve Boğdan’a sürgün edildi. Erdel beyi Hünyadi Yanoş Belgrad’ı Osmanlıya karşı savunmaya giderken Erdel’i savunması için Vlad’a bir ordu verdi. Fırsatı değerlendiren Vlad ordusuyla kendisini sürgüne mahkum eden II. Vladislav’ın üzerine yürüdü ve öldürerek yerine geçti. Böylece III. Vlad adıyla Eflak voyvodası olmuştu. 1462 de Osmanlı’ya yenilince yeniden sürgün hayatı yaşadı. Kuzeninin yardımıyla 1476 yılında Eflâk’a dönüp yeniden voyvoda ilan edildi fakat aynı yıl Osmanlı’ya yenildi ve yakalandı. Başı bal dolu bir torba içinde öldüğünün ispatı olarak İstanbul’a Fatih Sultan Mehmed’e getirildi.



            Tarih kayıtları, bilimsel veriler bunu söylüyor. Peki, bu adam hiçbir başarısı olmayan, amiyane tabirle “ezik” bir karakter olmasına rağmen nasıl oldu da bir efsane oldu?

Gayri resmi ve resmi kayıtlara göre orta çağ’ın en büyük canisi olan III. Vlad Osmanlı kayıtlarında belirtilen zulümleri ve halk arasında anlatılan vahşilikleriyle büyük bir nam salmıştı. Nedeni tam bilinmemesine rağmen büyük bir Türk düşmanıydı. Ele geçirdiği Türk akıncılarını, akınlar düzenlediği Türk köylerinin halklarını, ülkesinden geçen Türk yolcu ve tüccarlarını işkence ile öldürmek en sevdiği eğlencesiydi. Bu işkencelerden en meşhuru olan “kazığa oturtmak” ölümünden sonra adının “Kazıklı Voyvoda” olarak anılmasının sebebi olmuştur. Yakaladığı Türklerin ayaklarının altının derisini yüzdürüp yaralara tuz bastırırdı. Sonra da acıyı daha da büyütmek için tuzlanmış ayakları keçilere yalatırdı. Kendisine başı açık olarak kendilerini tanıtma şartını kabul etmeyen Osmanlı elçilerinin sarıklarını üçer çiviyle başlarına sabitletmiştir. Kayıtlara geçen en büyük katliamı ise 20 bin Bulgar ve Türk’ü kadın, erkek, çoluk çocuk demeden kazığa geçirterek ve çarmıha gererek öldürmesidir. Osmanlı ordusu olay yerine geldiğinde gördüğü manzara karşısında dehşete kapılmıştır. Böyle bir vahşet ne daha öncesinde ne de daha sonrasında tarihin hiçbir köşesinde görülmemiştir. Öyle ki yakın tarihin en büyük katliamını yapan Adolf Hitler bile bu kadar barbarlaşamamıştı. O’nun bu vahşiliği insanlık için büyük bir tehtiddi. Çokluğunda “kan kardeşi” olacak kadar yakın arkadaşı olan Fatih Sultan Mehmed, ortadan kaldırılması için tüm orduyu seferber etmiş, hatta öldüğünden emin olmak için başının kesilerek getirilmesini emretmiştir. Tüm bunları bilen birinin III. Vlad’ın bu şöhretine şaşırmaması çok normal.

Türklerin “Kazıklı Voyvoda” olarak andığı bu tarihin en büyük vahşisi kendi halkını dahi korkutmuştu. Halkı ona Romence “ejderin oğlu” anlamına gelen “Drakula” lakabını takmışlardı. III. Vlad aynı zamanda çok yakışıklı bir adamdı. Öldüğünde 45 yaşında olmasına rağmen çok daha genç görünüyordu. Bu yakışıklılık ve genç görünüm halk arasında efsanelere yol açmıştı. Efsaneye göre öldürdüğü kurbanlarının kanını içiyor, şeytanla yaptığı anlaşma gereği bu kan onun canına can katıyor, genç ve yakışıklı kalmasını sağlıyordu.



Bunca resmi kayıt ve efsanenin kulaktan kulağa yayılmasıyla namı sınırları aştı. İrlandalı yazar Bram Stoker, III. Vlad’ın hikâyesinden esinlenerek 1894’te“Kont Drakula” karakterini yarattı. Böylece efsanelere bir yenisi daha eklendi; III. Vlad ölmedi, aslında halen aramızda. III. Vlad’ın bir türlü bulunamayan mezarı bu efsaneyi daha inanılır kıldı. Başının İstanbul’a getirildiği bilinmesine rağmen İstanbul’da bir türlü bulunamayan baş mezarı, Osmanlı askerlerinin öldürdüğü bilinmesine rağmen Eflak bölgesinde de bir mezar bulunamayışı ise kafaları tamamen karıştırıyor. Son araştırmalara göre mezarın İtalya’nın Napoli kentinde olduğu iddiaları ise işi tamamen içinden çıkılmaz bir hale getiriyor. Aslına bakarsanız III. Vlad’ın bir mezarının olduğu dahi meçhul. Öyle ya, kendi halkı tarafından “Şeytan” olarak adlandırılan birinin mezarının ülkesinde olmasını kim ister ki? Bugün “Adolf” isminin çocuklara verilmesini dahi yasaklayan Almanya bunun en güzel örneği değil mi? Ya da belki de efsaneler doğrudur. Belki de gerçekten aramızdadır. Bilim her zaman “aksi ispatlanmayan her tez doğrudur” demez mi?

21 Mart 2020 Cumartesi

İNSANLIK TARİHİNİN EN BÜYÜK SALGINLARI


   Enfeksiyon. Dilimize  Fransızca "infection" kelimesinden geçme bir kelime. Bir mikrobun vücuda girerek hasta etmesi anlamında. Son aylarda gezenegenimize musallat olan CoVıD-19 virüsünün de tam olarak yaptığı bu. Solunum yolu üzerinden akciğerlere inerek hasta ediyor, hatta yaşlı ve bağışıklığı düşük bünyelerde ölüme kadar götürüyor. Aşırı hızlı yayılması ve durdurulamamasıyla tüm insanlığı korkuya salmış durumda. Peki bu ilk mi? Tabii ki hayır. zaten her 3-5 yılda bir küresel vebalar çıkar. Kuş gribi, domuz gribi, sars, mers, ebola...vs yakın tarihte gördüklerimizdi. Fakat tedavisi çabuk bulundu. İnsanlık son yüz yılda CoViD-19 karşısında kaldığı kadar hiç bir virüse karşı çaresiz kalmamıştı. Bu yazımızda, insanlığı çaresiz bırakan, milyonların ölümüne sebebiyet veren bu salgınları hatırlayacağız.


   Tarih boyunca görülen bu salgınlarda bugün kullandığımız bir çok terim doğdu. Örneğin bugün kullandığımız "karantina" kelimesi ,günümüz İtalyası olarak bilinen eski Venedik ve Ceneviz topraklarında ortaya çıktı. Denizciliği ve tüccarlığı ile ünlü bu milletin yurt dışına gidip dönen gemicileri, olası salgın riskine mahal vermemek için limana çekilen gemilerinde 40 gün gözlem altında tutmasına, İtalyanca kırk kelimesi olan "quaranta" kelimesinden türemiştir. Avrupadaki büyük salgınlar karşısında Osmanlı, gelen elçileri hudutlarda kurulan karantina evlerinde İtalyan usulü 40 gün bekletmiş. Böylece karantina kelimesi dilimize girmiş. Fransızların bulduğu infection (enfeksiyon) ve désinfecter (dezenfekte) kelimeleri tüm dünyada aynı anlama gelmektedir. Bu da, zamanında Dünya'nın en büyük güçlerinden olan Fransa'nın , kendi döneminde tıp alanında ne kadar ilerlediğini göstermektedir.

 

 

1) Antoninus (Galen) salgını

MS 165-180 yılları arasında Roma İmparatorluğu'nda yaşanmış olan ve doğu seferlerinden dönen askerler tarafından getirilmiş salgın bir hastalık olan Antoninus vebası günde 2 bin kişinin ölümüne neden olmuş bilinen ilk büyük veba salgınlarından biri.
Araştırmacılar yaşanan hastalığın çiçek ya da kızamık olduğundan şüphelenmiş olsa da gerçek sebebi hala belirsizliğini koruyor. Salgın, Roma İmparatorları Lucius Verus ve Marcus Aurelius Antoninus'un da hayatını kaybetmesine sebep olurken imparatorluk toplam nüfusunun yüzde 30'unu yitirmişti.

2) Jüstinyen Vebası

541 yılında Konstantinopol'de İmparator Jüstinyen tahtta otururken Avrupa'da başlayan bir salgın önce Mısır'a oradan Filistin'e, Suriyeye ve oradan da Anadolu'ya ulaştı. Jüstinyen Konstantinapol'a tüm giriş çıkışları kapattıysa da salgın hastalık askeri birliklerin şehre getirdiği malzemeler arasında yer alan fareler yoluyla girdi.
Farelerin tüyleri arasına gizlenen ve bir milimetreden küçük 'Xenopsylla' isimli uçucu bir böcek, midesinde 'Pasteurella pestie' denen ölümcül veba bakterisi taşıyordu. Bu böcekler uçarak çevrede bulunan diğer farelerin tüyleri arasına yerleşip hızla üredi.
İnsan vücudunun herhangi bir noktasına konup ısırarak veba mikrobunu aktaran böcekler hastalığı bulaştırdıkları kişilerin birkaç gün içerisinde ölmesine neden oldu.
Bir hafta içinde veba şehirde hızla yayıldı ve ölümler başladı. Sarayın çevresi askeri birliklerce karantinaya alındı. Başlangıçta günde birkaç yüz olan ölü sayısı, kısa süre sonra binlere ulaştı. Mezar yerleri dolunca, ölüler denize atılmaya başlandı.
Hastalık normal seyrini sürdürdü ve zamanla kendiliğinden yok oldu ancak o zamana kadar dönemin en kalabalık şehirlerinden olan Konstantinopol nüfusunun yüzde 40'ını kaybetti. Salgın iş gücü ve asker sayısını kaybeden Bizans'ın zayıflamasına ve saldırılara açık hale gelmesine neden oldu ki bu durum Avrupa tarihini kökten değiştiren gelişmelerin yaşanmasına vesile oldu.

3) Kara Veba

1346 - 1353 yılları arasında meydana gelen Kara Veba salgınının 75 ila 200 milyon arasında insanı öldürdüğü düşünülüyor. Tam sayıları bilmek mümkün olmasa da özellikle Avrupa nüfusunun bu yıllarda yüzde 30 ila yüzde 60 oranda azaldığı belirtiliyor.
Yaşanan kıyım sonrası toplumda tanrının ve kilisenin sorgulanmasına sebep olan Kara Veba salgınının dinde reformun ve hayatın pek çok alanında rönesansın başlamasının başlıca nedenlerinden biri olduğu biliniyor.


4) Amerikan yerlilerinin suçiçeği ile karşılaşması

15. yüzyılda Avrupalılar yeni dünyayı keşfetti. Amerika kıtasındaki yerliler ile temas eden Avrupalı kaşifler beraberlerinde getirdikleri virüs ve bakterileri buradaki insanlara bulaştırdılar.
Suçiçeği hali hazırda Avrupa'nın üçte birini öldürmüştü ancak bağışıklık sistemleri Avrupalılar gibi gelişmemiş olan ve ilaçları da yetersiz kalan Amerikan yerlilerinin hiçbir şansı yoktu. Milyonlarca insan öldü ve o dönem yerli nüfusun yüzde 90'ı yok oldu. Bu durum Amerika kıtasının Avrupalılarca kolonileştirilmesini son derece kolaylaştırdı.
19. yüzyılın başına kadar toplamda her iki Amerikan yerlisinden biri Avrupa'dan gelen hastalıklar nedeniyle öldü.


5) Cocoliztli salgınları

16. Yüzyılda 'Yeni İspanya' adı verilen bugünkü adıyla Meksika olan bölgede görülen birkaç farklı hastalığın aynı dönemde oluşmasıyla yaşanmış salgın felaketi 'cocoliztli salgınları' olarak anılıyor.
Bugün yapılan incelemeler sonucunda balıklarda bulunan salmonella bakterisi kaynaklı olduğu düşünülen salgınların 1520 - 1576 yılları arasında toplamda 15 milyona yakın insanı öldürdüğü, Maya uygarlığı için sonun başlangıcı olduğu ve yıllar içerisinde günümüz Venezuela'sından Kanada'ya kadar yayıldığı sanılıyor.

6) Veba salgını

Veba salgınında Avrupa nüfusunun üçte birinin hayatını kaybettiği düşünülüyor."ÇİN'de" başlayıp Avrupa'ya yayılan salgında en çok kaybı ise İtalya yaşadı. Birçok kaynağa göre, 1629-1631 yılları arasında 130 bin nüfusa sahip olan Milano'da 60 bin kişi yaşamını yitirdi. 

"Vebanın bu denli hızlı yayılmasının nedeni ise binlerce kişinin katıldığı KARNAVAL etkinliği oldu. Ölümler bununla sınırlı değildi, salgın bir milyon kişinin yani nüfusunun yüzde 25'inin hayatını kaybetmesine neden oldu." Bir hikayeye göre İtalya'daki gondollarının renginin siyah olması da veba salgınına dayanıyor. Salgın sırasında insanlar tedavi amaçlı kliselere götürülürlerken gondollarla taşınıyordu.Ancak tedavi mümkün olmadığından çoğu kişi bu gondollarda ölüyordu. Tabii ki onca insanın kaybından sonra gondollarda yas rengi olan siyaha boyandı.

 

7) Yedi farklı Kolera salgını

Uygarlık tarihimizde yedi büyük kolera salgını yaşandı ancak bunlardan en ölümcül olanı üçüncüsü olan ve 1852 - 1860 tarihleri arasında meydana gelen salgındı. Koleranın başlıca sebebi içme sularının kirlenmesi ancak sebebin bu olduğu üçüncü salgına kadar anlaşılamadı.
Uzun dönemler boyunca insan dışkıları ve atıkları aynı zamanda içme ve pişirme için kullanılan su kaynaklarına döküldü. Bunun büyük bir felaket haline geldiği yer ise o tarihlerde Hindistan oldu.
Bugün bile dünyanın en kirli nehirlerinden biri olan Ganj nehri 2011'de yapılan bir çalışmaya göre 100 mililitresinde 1,1 milyar dışkı bakterisi barındırıyor. Bu oran içerisinde yıkanabileceğiniz en kötü suda olması kabul edilebilecek oranın 500 bin katı. Hindular bu nehirde yıkanmanın kutsal olduğuna inanıyor ve günlük işlerinde nehir suyundan azami şekilde istifade ediyorlar. Bu nedele kolera bu bölgede sıklıkla karşılaşılan bir hastalık türü.
Ne var ki, 19.yy'da yaşanan büyük salgın ile kolera tüm Hindistan'a oradan Afganistan'a ve Rusya'ya yayıldı. Resmi kayıtlara göre sadece Rusya'da bile 1 milyon insanın ölümüne neden olan salgın oradan Avrupa'ya ve Afrika'ya son olarak da Amerika'ya ulaştı.
Kolera bulaşan her 5 kişiden 1'inde tehlikeli derecede ishal görülüyor. Hızla tedavi edilmezse bu kişilerden yarısı hayatını kaybediyor. Yedi kolera salgınında toplamda ölen insan sayısı tam olarak bilinmese de bunu milyonlarla ifade etmek mümkün.
Üçüncü salgın ile doktorlar koleranın nedenini buldu ve o tarihten sonra içme suyunun arıtılması ve kaynatılması gerektiği bilgisi dünyada yaygınlaştı.

8) Üçüncü Veba salgını

1855 - 1859 yılları arasında Çin'de başlayarak dünyaya yayılan ve sadece Çin'de ve Hindistan'da bile 12 milyon insanın ölümüne neden olan bu salgına Jüstinyen Vebası ve Avrupa'nın Kara Vebası ardından 'Üçüncü Veba' denildi.
Etkileri bir asır kadar süren salgın Amerika kıtasına uzak doğudan gelen farelerle taşındı. Daha önceki vebalardan farklı olarak ilerlemiş olan tıp bilimi bu hastalığın incelenmesine ve tedavi edici ilaçlar oluşturulmasına imkan sağladı. Bunların başında da antibiyotikler geldi.

9) Birinci Dünya Savaşı sırasındaki Tifüs salgını

1914 - 1918 yılları arasında Tifüs bakterisini taşıyan bitlerin neden olduğu salgın savaşın beraberinde getirdiği bir olguydu. Avrupa ve Asya'da 25 milyon kişi hastalandı ve özellikle Sovyetler Birliği ülkelerinde 3 milyona yakın insan hayatını kaybetti. Batılı ülkeler salgına neyin neden olduğunu daha hızlı anladı ve bitlerden kurtulmak üzere önlemler alındı. Doğu ülkeleri ise daha geç önlem aldı ve bu nedenle dünyanın bu kısmında çok daha fazla sayıda insan hayatını kaybetti.

10) 1918 İspanyol Gribi salgını

Birinci Dünya Savaşı'nı takip eden yıllarda 500 milyon insana bulaşan H1N1 influenza virüsü neden olduğu yüksek ateş ile dünya genelinde 50 ila 100 milyon arasında sağlıklı insanın ölümüne neden oldu. Bu sayı birinci ve ikinci dünya savaşlarında ölen insan sayısının toplamından kat kat daha fazladır.
Bu virüsü diğerlerinden ayıran şey saldırdığı bünyenin bağışıklık sistemi ne kadar güçlüyse ateşin de o kadar yüksek meydana gelmesiydi. İspanyol Gribi tarihteki en büyük felaketlerden biri olarak kayıtlara geçti.

11) 1957 Asya Gribi salgını

Çin'de başlayan Influenza-A virüsünün ördeklerde mutasyona uğrayarak insana geçen bir hastalık olduğu düünülüyor. Asya Gribi olarak adlandırılan hastalık 4 milyona yakın insanın canına mal oldu. Aynı bulunan bir aşı ile salgının önüne geçildi. Bir yıl içerisinde 40 milyon kişi aşılandı.
Asya Gribi kitlesel aşılanmanın önemini ve etkisini gösteren en önemli örneklerden biri haline geldi.

12) HIV (AIDS) virüsü

20. yüzyılın ortalarında maymunlardan insana geçtiği anlaşılan HIV virüsünün saptanabilen ilk örneği 1959'da Kongo'da görüldü. Ne var ki, teşhisi ve adı ancak 1980'lerde konuldu. Son 30 yılda 36 milyon insanın hayatına mal olan virüsü kesin tedavi edebilecek bir çözüm hala bulunmuyor. Sadece önlem almak ve hastalığa yakalandıktan sonra ömür boyu ilaç tedavisi kullanmak gerekiyor.
Umarım bu belanın getirdiği kara bulutlar en kısa sürede hem yurdumuzun, hem de tüm Dünya'nın üzerinden en kısa sürede çekilir. Güzel günlerde, yeniden hep beraber olabilmek için, virüs gidene kadar :
#EvdeKalTÜRKİYE




1 Haziran 2015 Pazartesi

Yıkılma dönemi Osmanlı'sında halkın alım gücü

1870 yılında Osmanlı ekonomisi:
1 lira 5 mecidiye, 1 mecidiye 20 kuruş, 1 kuruş 40 para.
yani:
1 lira yine 100 kuruş... ama ara ve alt birimi de var. 1 lira tam 4000 para ediyor.
1 frank 5 kuruş, bir işçi yevmiyesi 4-8 frank arası değişiyordu (dövize endekslemek o devirde de varmış demek ki)
en az kazananın 120 frank kazanmasını asgari ücretin göstergesi kabul edersek, asgari ücretli bir işçi ayda 6 lira kazanıyormuş.
bugün asgari ücret net 1000,54 lira. yani 1870 yılındaki asgari ücretli bir işçiden tam 167 kat fazla kazanıyoruz.
klasik bir deyim olan "5 para etmez" den yola çıkarsak, en ucuz ürünün 5 para olduğunu kabul edelim.
bugün en ucuz ürün olan sakız "5 para" olsun. 1 sakız 25 kuruş, 1 ekmek 1 liradan 4 sakız etsin. yani 1870 yılında 1 ekmek 20 para diyelim. 1870 yılında asgari ücretli bir işçi maaşıyla 1200 ekmek alabiliyormuş.
bugün asgari ücretli bir işçi tüm maaşıyla ekmek alsa 1000,5 ekmek alabiliyor.
bu mantıkla bakarak günümüz ekonomisiyle Osmanlı Devletinin yıkılma dönemindeki ekonomisini kıyaslarsak, berbat durumdayız. yıkılmak üzere olan ve tüm zenginliğini kaybetmiş bir devletin halkının alım gücü, kendini dünyanın süper gücü , liderini de "dünya lideri" sanan bir halkın alım gücünden daha yüksekmiş...
para birimleri tamamen gerçek, birim fiyatları ise tamamen varsayım. ama inanıyorum ki resmi kayıtlara bakılsa o dönem 1 ekmeğin fiyatının 20 paradan daha ucuz olduğunu görürüz. tam fiyatı tartışmak afakidir. önemli olan alım gücüdür ki, bu kadar yüksek tutmamıza rağmen ekonomimiz yine o döneme yenildi.


9 Mayıs 2015 Cumartesi

Kenan Evren'in emriyle idam edilenler





12 Eylül'den sonra kurulan sıkıyönetim mahkemeleri üst üste idam kararları vermeye başlarken, 1972’den beri fiilen uygulanmayan idam cezaları da hızla infaz edilmeye başlandı. Politik eylemleri nedeniyle hüküm alanların yanı sıra adi hükümlülerin infazları da gerçekleştirildi. 
1980-84 yılları arasında 50 kişi idam edildi. Bunların 18’i sol, 8’i sağ görüşlü ve 23’ü de adli suçtan hükümlüydü. Ölüm cezası infaz edilenlerden biri ASALA adlı Ermeni terör örgütü mensubu Levon Ekmekçiyan idi. (Esenboğa Olayı 1982)
Yönetim, idam cezalarının infazında ısrarlıydı. Kenan Evren 3 Ekim 1984’te Muş’ta yaptığı konuşmada “Hainleri asmayıp da besleyecek miyiz?” diyor ve bu sözü uzun yıllar belleklerde yer ediyordu.
12 Eylül döneminde sıkıyönetim askeri mahkemelerince 517 sanığa idam cezası verildi. Askeri Yargıtay’ın onayladığı idam kararlarının sayısı 124 oldu. Bunlardan, MGK’nın onayladığı ve onay sonrası hemen infazı yapılan 50’si dışındakiler için cezalar fiilen müebbet hapse dönüştü.
Ölüm cezalarının infazlarına ilişkin onama kararları,
12 Eylül 1980 - 25 Ekim1981 arası Milli Güvenlik Konseyi döneminde,
25 Ekim 1981 - 14 Ekim 1983 arası Danışma Meclisi döneminde,
6 Kasım 1983 sonrası TBMM döneminde
verilmiştir. 
Türkiye'de 1984 tarihinden bu yana ölüm cezaları uygulanmıyor. 
12 Eylül döneminde ölüm cezası infaz edilenler şöyle:
Adı Soyadı Tarih Yer
Necdet Adalı (sol görüşlü) 7 Ekim 1980 Ankara
Mustafa Pehlivanoğlu (sağ görüşlü) 7 Ekim 1980 Ankara
Serdar Soyergin (sol görüşlü) 25 Ekim 1980 Adana
Erdal Eren (sol görüşlü) 13 Aralık 1980 Ankara
Cevdet Karakaş (sağ görüşlü) 4 Haziran 1981 Elazığ
Veysel Güney (sol görüşlü) 10 Haziran 1981 Gaziantep
Ahmet Saner (sol görüşlü) 25 Haziran 1981 İstanbul
Kadir Tandoğan (sol görüşlü) 25 Haziran 1981 İstanbul
Mustafa Özenç (sol görüşlü) 20 Ağustos 1981 Adana
İsmet Şahin (sağ görüşlü) 20 Ağustos 1981 İstanbul
Seyit Konuk (sol görüşlü) 13 Mart 1982 İzmir
İbrahim Ethem Coşkun (sol görüşlü) 13 Mart 1982 İzmir
Necati Vardar (sol görüşlü) 13 Mart 1982 İzmir
Fikri Arıkan (sağ görüşlü) 27 Mart 1982 Ankara
Sabri Altay (adli suçlu) 23 Nisan 1982 Adapazarı
Cengiz Baktemur (sağ görüşlü) 30 Nisan 1982 Elazığ
Şahabettin Ovalı (adli suçlu) 12 Haziran 1982 Sinop
Ednan Kavaklı (adli suçlu) 18 Haziran 1982 Ankara
Ali Bülent Orkan (sağ görüşlü) 13 Ağustos 1982 Ankara
Veli Acar (adli suçlu) 13 Ağustos 1982 Isparta
Eşref Özcan (adli suçlu) 19 Ağustos 1982 Kayseri
Halil Fevzi Uyguntürk (adi suçlu) 29 Aralık 1982 Afyon
Kazım Ergun (adli suçlu) 29 Aralık 1982 Akşehir
Muzaffer Öner (adli suçlu) 29 Aralık 1982 Amasya
Adem Özkan (adli suçlu) 13 Ocak 1983 Balıkesir
Hüseyin Çaylı (adli suçlu) 13 Ocak 1983 Afyon
Osman Demiroğlu (adli suçlu) 13 Ocak 1983 Isparta
Ahmet Mehmet Uluğbay (adli suçlu) 22 Ocak 1983 Akşehir
Ali Aktaş (siyasi) 23 Ocak 1983 Adana
Duran Bircan (adli suçlu) 23 Ocak 1983 Denizli
Levon Ekmekçiyan (Asala) 28 Ocak 1983 Ankara
Ramazan Yukarıgöz (sol görüşlü) 29 Ocak 1983 İzmit
Ömer Yazgan (sol görüşlü) 29 Ocak 1983 İzmit
Erdoğan Yazgan (sol görüşlü) 29 Ocak 1983 İzmit
Mehmet Kambur (sol görüşlü) 29 Ocak 1983 İzmit
Ahmet Kerse (adli suçlu) 30 Ocak 1983 Gaziantep
Rıdvan Karaköse (adli suçlu) 5 Şubat 1983 Akşehir
Cavit Karaköse (adli suçlu)  5 Şubat 1983 Akşehir
Süleyman Karaköse (adli suçlu)  5 Şubat 1983 Akşehir
Fatih Laçinligil (adli suçlu) 24 Şubat 1983 Keşan
Faik Görünmez (adli suçlu) 24 Şubat 1983 Kilis
Mustafa Başaran (adli suçlu)  30 Mart 1983 Edirne
Hüseyin Üye (adli suçlu) 30 Mart 1983 Nazilli
Şener Yiğit (adli suçlu) 20 Nisan 1983 Isparta
Cafer Aksu Altıntaş (adli suçlu) 20 Nisan 1983 Ordu
Abdülaziz Kılıç (adli suçlu) 26 Mayıs 1983 Edirne
Halil Esendağ (sağ görüşlü) 5 Haziran 1983 İzmir
Selçuk Duracık (sağ görüşlü) 5 Haziran 1983 İzmir
İlyas Has (sol görüşlü) 6 Ekim 1984 İzmir
Hıdır Aslan (sol görüşlü) 24 Ekim 1984 İzmir 

İşte tüm bu idamları başlatan açıklama:

5 Haziran 2014 Perşembe

Osmanlı Padişahlarının Lakapları

Osmanlı Devletinde tüm padişahlar yaptıkları işler veya yaşadıkları olaylardan esinlenilerek halk arasında lakaplarla anılmıştır. Bunların bir kısmını hepimiz biliyoruz (Yavuz Selim, Kanuni Süleyman, Yıldırım Bayezit...vb) Hatta bazılarının lakaplarının isimlerinden daha fazla kullanılanıldıklarını görüyoruz (Fatih;  gerçek adı Mehmed'dir, İstanbul'u fethettiği için Fatih lakabı takılmıştır fakat günümüzde daha çok Fatih olarak bilinir)

Peki ya hiç duymadıklarınız ? 36 padişahtan kaçını biliyorsunuz ? İşte tahta çıkış sıralarına göre tam liste :

I.Osman=Osman Gazi
Orhan Bey=Orhan Gazi
I.Murad=Murad Hüdavendigar
I.Bayezid=Yıldırım Bayezid
Sultan I.Mehmed=Çelebi Mehmed
Sultan II.Murad:=Sultan II.Murad Gazi
Sultan II.Mehmed:Fatih Sultan Mehmed
Sultan II.Bayezid:Sultan Veli II.Bayezid
Sultan I.Selim:Yavuz Sultan Selim
Sultan I.Süleyman:Kanuni Sultan Süleyman
Sultan II.Selim:Sarı Selim
Sultan III.Murad:Sultan III.Murad Gazi
Sultan III.Mehmed:Eğri Fatihi
Sultan I.Ahmed:Estergon Fatihi
Sultan I.Mustafa:Sinirli Padişah
Sultan II.Osman:Genç Osman
Sultan IV.Murad:Bağdat Fatihi
Sultan İbrahim:Deli İbrahim
Sultan IV.Mehmed:Avcı Mehmed
Sultan II.Süleyman:Belgrad Fatihi
Sultan II.Ahmed:Talihsiz Padişah
Sultan II.Mustafa:Gazi Mustafa
Sultan III.Ahmed:Lale Devri Padişahı
Sultan I.Mahmud:II.Kanuni
Sultan III.Osman:Yangıncı Padişah
Sultan III.Mustafa:İlk Yenilikçi
Sultan I.Abdülhamid:Cülusu Kaldıran Padişah
Sultan III.Selim:Nizam-Cedit'i Kuran Padişah
Sultan IV.Mustafa:Zayıf Padişah
Sultan II.Mahmud:Yeniçeri Ocağı'nı Kaldıran Padişah,
Sultan Abdülmecid:Tanzimatçı Padişah
Sultan Abdülaziz:Şehid Padişah
Sultan V.Murad:93 Günlük Padişah
Sultan II.Abdülhamid:Şefkatli Padişah
Sultan V.Mehmed Reşad:Yıkılışı Başlatan Padişah
Sultan VI.Mehmed Vahideddin:Son Padişah

2 Mayıs 2014 Cuma

3 MAYIS TARİHİ NEDEN TÜRKÇÜLÜK GÜNÜDÜR ?

Türkçülük Günü, 3 Mayıs 1944 tarihininin anıldığı gündür.

Irkçılık-Turancılık davasının gerekçelerinden biri olarak gösterilen Hüseyin Nihal Atsız - Sabahattin Ali davasının 3 Mayıs 1944 tarihli duruşmasından sonra yaşanan "Ankara Nümayışı"'nı anmak amacıyla, ilk defa 3 Mayıs 1945 tarihinde Tophane Askerî hapishanesinde Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Nejdet Sançar ve Reha Oğuz Türkkan başta olmak üzere 10 mahkûm tarafından kutlanmıştır. Daha sonraki senelerde de devam eden toplantılar Türkçülük Günü (Bayramı) adını almıştır.


3 Mayıs 1944 tarihli "Ankara Nümayişi''




Tarihte 3 Mayıs Olayları adıyla anılan olaylar Nihal Atsız'ın, hakkında açılan dava için Ankara'ya geldiği sırada başlamıştır. Bu tarihte gençlik komünizm aleyhine bir gösteri düzenler ve beraberinde Nihal Atsız'a sevgilerini belirtirler. Mahkeme salonuna giremeyen gençler Ulus Meydanı'na doğru yürüyüşe geçmişler, burada İstiklâl Marşı söylemiş ve komünizm aleyhinde sloganlar atmışlardır. Kafile Ulus Meydanı'ndan sonra Başbakan Şükrü Saraçoğlu ile görüşmek istemişse de bunda başarılı olamamış, milliyetçi gençlerin gösterileri hükümet tarafından şiddetle önlenmiştir.Bu gösterilerde tutuklanan üniversiteli gençlerin sayısı 165 olarak tespit edilmiştir.
Bu gösteriye kadar Türkiye'de yapılan bütün nümayişlerde hep hükümetin parmağı bulunmuştu. Alpaslan Türkeş olaylarla ilgili olarak:"Bunlar Milli Şef ve onun gözde Milli Eğitim Bakanına nasıl gösteri yapabiliyorlardı? O zamana kadar Milli Şef'in müsaade etmediği hiçbir gösteri yapılamazdı. Demokrasi, Eşitlik, Hürriyet, Gençlik... Bütün bunlar Türkiye'nin 1944 iktidarında hep parad palavradır. Halkın alkışları, gençlikten çıkacak "yaşa" naraları kayıtsız şartsız İnönü'nün tekelinde kalmalıdır."
3 Mayıs'ta bir araya gelen ve gösteriler yapan gençler birer birer tespit edilip toplanır ve tutuklanır. Milli Şef'in emriyle saldıranlara zerre kadar merhamet tanımamışlardır. Milliyetçi gençler kıyasıya dövülür. Nihal Atsız da aynı gün duruşmadan çıktıkdan sonra polis tarafından gözaltına alınır. Alpaslan Türkeş konuyla ilgili olarak:"3 Mayıs günü heyecanla sokağa fırlayan gençler kıyasıya dövüldüler. Kafaları yarıldı, gözleri patladı. Bazılarının kolları, kaburgaları kırıldı."
  Dava, İstanbul 1 Numaralı Örfi İdare Mahkemesinde görüşülmeye başlanmıştır. 65 oturum süren davada Hasan Ferit Cansever, Fethi Tevetoğlu, Alparslan Türkeş, Nurullah Barıman, Zeki Özgür Sofuoğlu, Fazıl Hisarcıklı, Hüseyin Nihal Atsız, Hüseyin Namık Orkun, Nejdet Sançar, Saim Bayrak, İsmet Rasin Tümtürk, Cihat Savaş Fer, Muzaffer Eriş, Fehiman Altan, Yusuf Kadıgil, Cebbar Şenel, Zeki Velidi Togan, Orhan Şaik Gökyay, Hikmet Tanyu, Reha Oğuz Türkkan, Hamza Sadi Özbek, Cemal Oğuz Öcal, Said Bilgiç olmak üzere toplam 23 sanık yargılanmıştır. Davadan 13 sanık beraat etmiştir ve Zeki Velidi Togan, Alparslan Türkeş, Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkkan, Cihat Savaş Fer, Nurullah Barıman, Fethi Tevetoğlu, Nejdet Sançar, Cebbar Şenel ve Cemal Oğuz Öcal olmak üzere 10 sanık da 26 Ekim 1945'e kadar tutuklu kalmıştır. 3 Mayıs'ın ilk yıldönümü 1945 senesinde o sıralarda Tophane'deki Askerî Cezaevinde tutuklu bulunan bir avuç Türkçü tarafından örtüsüz bir masa etrafında yapılan bir toplantı ile anılmış, daha sonraki yıllarda ise çeşitli törenlerle kutlanmış ve Türk milliyetçilerinin bir geleneği Türkçülük Günü oluşmuştur.