24 Mart 2020 Salı

KAZIKLI VOYVODA EFSANESİ


III. Vlad Tepeş, nam-ı diğer Kazıklı Voyvoda. Ölümünün ardından 544 yıl geçmesine rağmen insanlar O’nu tartışmaya hala devam ediyor. Efsanelere, filmlere, kitaplara hikâye olan bu adam kim? Neden bu adam bu kadar tartışılıyor? Kim bu adam?

            III. Vlad 1431 yılında dünyaya gelen Vlad, babası Osmanlı’ya yenilince II. Murad’a rehin verildi. Rehin olmasına rağmen gayet rahat bir gençlik yaşadı. Nif ve Tokat bölgelerinde şehzadelerle birlikte yaşadı. 1448’de II. Kosova Savaşı sonrasında Osmanlı’nın desteğiyle Macaristan’ın elinde olan Eflâk’ın başına geçme girişiminde bulundu fakat başarısız olarak yakalandı ve Boğdan’a sürgün edildi. Erdel beyi Hünyadi Yanoş Belgrad’ı Osmanlıya karşı savunmaya giderken Erdel’i savunması için Vlad’a bir ordu verdi. Fırsatı değerlendiren Vlad ordusuyla kendisini sürgüne mahkum eden II. Vladislav’ın üzerine yürüdü ve öldürerek yerine geçti. Böylece III. Vlad adıyla Eflak voyvodası olmuştu. 1462 de Osmanlı’ya yenilince yeniden sürgün hayatı yaşadı. Kuzeninin yardımıyla 1476 yılında Eflâk’a dönüp yeniden voyvoda ilan edildi fakat aynı yıl Osmanlı’ya yenildi ve yakalandı. Başı bal dolu bir torba içinde öldüğünün ispatı olarak İstanbul’a Fatih Sultan Mehmed’e getirildi.



            Tarih kayıtları, bilimsel veriler bunu söylüyor. Peki, bu adam hiçbir başarısı olmayan, amiyane tabirle “ezik” bir karakter olmasına rağmen nasıl oldu da bir efsane oldu?

Gayri resmi ve resmi kayıtlara göre orta çağ’ın en büyük canisi olan III. Vlad Osmanlı kayıtlarında belirtilen zulümleri ve halk arasında anlatılan vahşilikleriyle büyük bir nam salmıştı. Nedeni tam bilinmemesine rağmen büyük bir Türk düşmanıydı. Ele geçirdiği Türk akıncılarını, akınlar düzenlediği Türk köylerinin halklarını, ülkesinden geçen Türk yolcu ve tüccarlarını işkence ile öldürmek en sevdiği eğlencesiydi. Bu işkencelerden en meşhuru olan “kazığa oturtmak” ölümünden sonra adının “Kazıklı Voyvoda” olarak anılmasının sebebi olmuştur. Yakaladığı Türklerin ayaklarının altının derisini yüzdürüp yaralara tuz bastırırdı. Sonra da acıyı daha da büyütmek için tuzlanmış ayakları keçilere yalatırdı. Kendisine başı açık olarak kendilerini tanıtma şartını kabul etmeyen Osmanlı elçilerinin sarıklarını üçer çiviyle başlarına sabitletmiştir. Kayıtlara geçen en büyük katliamı ise 20 bin Bulgar ve Türk’ü kadın, erkek, çoluk çocuk demeden kazığa geçirterek ve çarmıha gererek öldürmesidir. Osmanlı ordusu olay yerine geldiğinde gördüğü manzara karşısında dehşete kapılmıştır. Böyle bir vahşet ne daha öncesinde ne de daha sonrasında tarihin hiçbir köşesinde görülmemiştir. Öyle ki yakın tarihin en büyük katliamını yapan Adolf Hitler bile bu kadar barbarlaşamamıştı. O’nun bu vahşiliği insanlık için büyük bir tehtiddi. Çokluğunda “kan kardeşi” olacak kadar yakın arkadaşı olan Fatih Sultan Mehmed, ortadan kaldırılması için tüm orduyu seferber etmiş, hatta öldüğünden emin olmak için başının kesilerek getirilmesini emretmiştir. Tüm bunları bilen birinin III. Vlad’ın bu şöhretine şaşırmaması çok normal.

Türklerin “Kazıklı Voyvoda” olarak andığı bu tarihin en büyük vahşisi kendi halkını dahi korkutmuştu. Halkı ona Romence “ejderin oğlu” anlamına gelen “Drakula” lakabını takmışlardı. III. Vlad aynı zamanda çok yakışıklı bir adamdı. Öldüğünde 45 yaşında olmasına rağmen çok daha genç görünüyordu. Bu yakışıklılık ve genç görünüm halk arasında efsanelere yol açmıştı. Efsaneye göre öldürdüğü kurbanlarının kanını içiyor, şeytanla yaptığı anlaşma gereği bu kan onun canına can katıyor, genç ve yakışıklı kalmasını sağlıyordu.



Bunca resmi kayıt ve efsanenin kulaktan kulağa yayılmasıyla namı sınırları aştı. İrlandalı yazar Bram Stoker, III. Vlad’ın hikâyesinden esinlenerek 1894’te“Kont Drakula” karakterini yarattı. Böylece efsanelere bir yenisi daha eklendi; III. Vlad ölmedi, aslında halen aramızda. III. Vlad’ın bir türlü bulunamayan mezarı bu efsaneyi daha inanılır kıldı. Başının İstanbul’a getirildiği bilinmesine rağmen İstanbul’da bir türlü bulunamayan baş mezarı, Osmanlı askerlerinin öldürdüğü bilinmesine rağmen Eflak bölgesinde de bir mezar bulunamayışı ise kafaları tamamen karıştırıyor. Son araştırmalara göre mezarın İtalya’nın Napoli kentinde olduğu iddiaları ise işi tamamen içinden çıkılmaz bir hale getiriyor. Aslına bakarsanız III. Vlad’ın bir mezarının olduğu dahi meçhul. Öyle ya, kendi halkı tarafından “Şeytan” olarak adlandırılan birinin mezarının ülkesinde olmasını kim ister ki? Bugün “Adolf” isminin çocuklara verilmesini dahi yasaklayan Almanya bunun en güzel örneği değil mi? Ya da belki de efsaneler doğrudur. Belki de gerçekten aramızdadır. Bilim her zaman “aksi ispatlanmayan her tez doğrudur” demez mi?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder